31 Ağustos 2009 Pazartesi

Dört ayı da tamamladık


Güzel kızım, Ceren'im

O duvarların arkasında geçen dört ayı da tamamladınız.
İnsana en büyük "ders"leri yaşayarak öğreniyor.
Bir çok şeyi bildiğimi düşünürdüm.
Bilmediklerimin çokluğunu her geçen gün bana daha bir kesin fark ettiriyor.
Senin de benzer duygu düşünceler içinde olduğunu düşünüyorum.
Sevgili Şehbal'in dün yolladığı ve ancak bunlarla birlikte okuyacağın mesajındaki sözleri de, daha önce duysam da onun yazdıklarıyla fark ettiğim ve öğrendiğim bir gerçek.
"İyilik de, kötülük de sonsuza kadar sürmez" diyor mesajında. Üstelik de bunu hem kişisel yaşamından, hem de o sırada yeni döndüğü Bosna'da gördüklerine atıf yaparak söylüyor.
Gerçekten de öyle.

Geçen hafta bu yıl üçüncüsü düzenlenen Beyoğlu Sokak Şenliği'ne denk geldim. Hemen sen aklıma geldin. Dışarıda olsaydın eminim mutlaka sen de orada olurdun. Çıktığında en azından resimlerini görürsün diye fotoğraf makinemi çıkarıp biraz fotoğraf çektim. Özellikle sokakta dans edenleri görünce senin de orada olmanı çok istedim.
Yandaki küçük fotoğraf o anı gösteren bir kare...

Sana yıllar önce, sen henüz dünyada bile yokken bir kurgusal şiirimsiyle seslenmiştim. Şimdi senin olduğun durumun tersini yazmıştım. Kuşkusuz yazarken pek çok başka şeyi düşünmüştüm. Ama o demirlerin ardında olanlarla önünde olanların değişebileceği hiç aklıma gelmemişti.
Bu şiiri şimdi senin ağzından değiştirecek kadar "şairliğim" yok.
Yine de seninle paylaşmak istiyorum.
Kimbilir belki de sen karşılık olarak birşeyler yazmak istesin.
Sonrasında da sürdürürsün...

Seni seviyorum.

GÖRÜŞ GÜNÜ

kapıdan girdi bir çocuk
yedi yaşında var, küçücük
kapkara saçları iki yanda örük
kenarda omzunda silahı ile bir asker
dudağının kenarında
sönmüş bir izmarit gibi gülücük
duvarlar ve tel parmaklıkları gizliyor
ikiye bölünmüş özgürlük

"İşte baban..."

bir koşu tutturur tellerde eller
uzanan parmaklar aradan kelebek gibi
soğuk demirde eriyen bir sıcaklık
gülen gözlerinde iki damla yaş annenin
uzamış sakalına değiyor adamın, babalık

"-Anneciğim, neden hâlâ orda babam?"

bunu anlayacak kadar büyüdün
doğar doğmaz ağlanası dünyayı görüp de
sormuştun gözlerinle acıları

"-Nasılsın yavrum?"

bu söz iki kişiyedir
biri ötede üç kişilik vücudun ağzında
gerisini sözcükler anlatmaz
ayrı kalınan günler bakışlara çakılı
üç başın üçü de dimdik ikiye bölünmüş dünyada

"-Görüş saati tamam..."

yönler ayrı duvarlara doğrudur
gidilen yerler aynı olsa da
ve...

-içerde de dışarıda da mahpusluk zordur,
hele yedi yaşında bir çocuk ve yanıtlanamayacak sorularla-

"-Kızım bu bir dünyadır
anan, ben, sen üçümüz bir canda,
ayrı damda, gözlerimiz yarada...
ellerimiz yaşanandadır"

demek ister
son bir bakış
çıkarken yanıtı gelir
bekleyeninden

"-Sana sevdiğin bir kaç şey getirdik"

daha bir tutunasın diye düşlerine.
sonrası
sessizlik

1981

13 Ağustos 2009 Perşembe

Canım kızım



Bana ne kadar az gelirdi de meğerse seninle ne kadar çok konuşurmuşuz. Konuşmalarımızı özledim.

Hatırlar mısın bilmem, ben bazen sohbetin orta yerinde başka bir iş yapmaya koyulurdum da sen yanıma gelip "ama ne güzel konuşuyorduk anne" der, yapmaya çalıştığım işi durdururdun. O zaman içim sevinçle dolardı. Kızım benimle konuşmaktan sıkılmıyor tam tersine zevk alıyor diye gizlice sevinirdim.

Bir annenin çocuğundan alabileceği en büyük armağan bence budur. Evlatları ile doğru düzgün iletişim kuramayan hatta küs olan ebeveynleri bilince, birbirini zorlukla taşıyan anne-kızları gözlemledikçe, bu sevincim daha da artardı.

Senin kendi bedenini ve yaşamını doldurup etrafına da taşan o yoğun sevgi, ikimizin iletişimini de şekillendirdi hep.

Herkes, sevilmek, herkesin sevgilisi olmak ister. Bazıları sadece isterken bazıları ise bunun için çok çabalar. Ancak çok az insan bunu becerir. Sen hep becerdin. Seni tanıyıp sevmeyen birini bilmiyorum.

Bilirsin sanırım, bir çerkez atasözü vardır "Bir insanı yüzüne karşı övmek ayıptır, çünkü ona -senin övgüye ihtiyacın var- demek anlamına gelir ki bu da o insana hakaret sayılır" der.

Senin övülmeye ihtiyacın yok bilirim. Yazdıklarım benim ihtiyaçlarım nedeniyledir.

Sadece kendinin değil benim, babanın, Sevim’in, hepimizin umut tazeleme kaynağısın.

Teninin kokusunu özledim yavrum.

Yüreğinin -ve de aklının- gücü hiç bir zaman bugünkünden daha az olmasın kızım.

Annen

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Yaşamdan “öznel” portreler...

GİRİŞ
Bir babayım. Bir özel yaşamım, o yaşam içinde duygularım var. Her baba gibi kızımı çok seviyorum. Onun yaşayacağı her sıkıntı kaç yaşında, ne zaman, hangi nedenle olursa olsun beni de sıkıntıya düşürüyor. Ben de zaman zaman tüm babalar gibi “duygusal” olabiliyorum.
Aslında düşündüklerimi ifade eden bir insanım. Bir yerde bunu olmazsa olmaz bir görev ve sorumluluk olarak belirledim.
Yalnız yaptıklarımızdan değil, aynı zamanda yapmadıklarımızdan da sorumlu olduğumuzu söyleyen Moliere’e sonuna kadar katılır, dahası bunu yaşamımın temel felsefesi sayarım. O nedenle kişisel internet sayfamın başlığında bu söz yer alır.
Yanlışa “yanlış”, doğruya “doğru” demeden duramam.
Kimse bunu benden istemese de, bu yaptığımdan hoşnut olmasa da bunu yapmayı görevim sayarım. Bazen bedeli “büyük” olur. En büyük bedel “anlaşılamamak”tır. Dahası aslında sevdiğin ya da sevmesen bile herhangi bir çelişki ya da çatışma içinde olmayan insanların “senden uzak durmaları”dır.
Bildiklerimi paylaşmak eğer bundan birileri “yarar sağlayacak” ise benim açımdan çok önemlidir.
Yaptığım işi “kurallarına uygun olarak”, “kimseye zarar vermeden yapmak” ise en temel ilkemdir.
Şimdi bildiklerimi ifade etmekle, bir babanın duygusallığının bıçağın keskin ağzından bile daha ince olan noktasındayım. En küçük bir kıpırdanma ve yanlış davranış beni de yaptıklarımı da parçalar.
Ama ne yapayım ki, “Bostancı’daki kanlı operasyon”un ardından üç aydır yaşadığımız bu somut ve yakıcı sorunla ilgili olarak, bildiklerimi ifade etmek zorundayım. Bunu kendim için ya da “özgürlüğünü yitirmiş olanlar” için yapmıyorum. Mahkeme kararında geçen ve göz önünde tutulan “olayın toplumda meydana getirdiği büyük sarsıntı ve infial”in giderilmesi, tam tersine “uçsuz insanların her gün artan ve derinleşen mağduriyetlerinden” kaynaklanacak “toplumda meydana gelecek büyük sarsıntı ve infialin” önlenmesi için yapıyorum.
“Hukukun üstünlüğü ve adalete” olan inanç ve güvenç duyan bir insan olarak kendimi bu duygunun sarsılmasının doğuracağı sonuçları öngörerek bunu yapmak istiyorum. Çünkü hukuk ve adalet ortadan kalktığında her şeyden önce “birlikte yaşamak” olanaksız hale gelir.
Sizlere arka arkaya her hafta burada, muhtemelen daha önce tanımadığınız ama bu “ilk yazı” yazıldığı sırada “üç aydır yok yere özgürlüklerinden yoksun bırakılan” insanları tanıtacak, onlara dair benim “öznelliğimin” belirlediği portreler sunacağım. Yazdıklarıma inanmayabilirsiniz, bana güvenmeyebilirsiniz. Ama bunu söylediğinizde o zaman “gerçekleri ve doğruları ortaya koyma görevi” sizin de sorumluluğunuz olur. Bunu “yapmasanız” bile!
İlk haftaki yazıma en yakınımda olan ve en çok bilgiye sahip olduğum insandan kızımdan başlıyorum.

BİRİNCİ HAFTA:

BİR PORTRE CEREN SÜTLAŞ



Onlar “yok yere” özgürlüklerinden “yoksun”lar....

“Nasıl oluyor da, böyle oluyor?”

Ceren Sütlaş benim kızım. 27 Haziran 1983’de İstanbul’da doğdu. Yaşamının ilk 1,5 yılı hariç hep İstanbul’da yaşadı. Mesleği “Su Ürünleri Mühendisi”, ama müzisyen, dansçı, organizatör... Üç aydır Bakırköy Kadın Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu.

“Anne bu keçi İngilizce biliyor...”

İki yaşında bir kız çocuğu o. Annesi ve babasından ilk öğrendiği şeylerden birisi “düşünmek”. Sorular sormak, yanıtlarını aramak ve bu süreç içinde düşünmek.
Bir gün, her gün gittiği kreşten yürüyerek gelirken dönüş yolunda bir bahçede otlayan iki keçiyi görür. Onların yanına gider, yanlarında durur ve sözlü olarak onlara selam verir. Birkaç kez bunu yinelemesine karşın keçiler ona aldırmaksızın otlamayı sürdürürler. Üzüntüyle yanlarından uzaklaşır ve annesinin yanına gelir. İlk sözü “anne bu keçiler İngilizce biliyor!” olur.
Çünkü o keçiler “Türkçe” selamı almadıklarına göre “Türkçe” bilmiyor olmalılar diye düşünür. Türkçe’nin dışında ev ortamında duyduğu ve varlığından haberdar olduğu ikinci dil “İngilizce”dir. Bundan yola çıkarak, “Türkçe bilmediklerine göre, herhalde İngilizce biliyor olmalılar” çıkarsamasında bulunur, minicik kafasında. Üstelik çekinmeden bunu da ifade eder. Bu onun “ince, naif, aykırı, farklı, belki de aptalca denilecek kadar safça” bir düşünüş biçimine sahip olduğunu göstermez mi sizce. Ama önemli olan ne düşündüğü değildir. “Düşünmeyi” bilmesi ve “ifade” etmesidir.
Aynı çocuk, kreşteki bakıcı annelerin onlara yönelik anlattıklarından yola çıkarak, birkaç yıl sonra başka bir çıkarsamada bulunur: “Baba kreşteki anneler bize bugün ‘allahlar’ı öğretti”
Bu sonuca varmıştır, çünkü ona anne ve babasının öğrettikleriyle, kreş annelerinin söylediklerini birleştirince “her zaman, her yerde olan tanrı”nın tek bir tane olamaz. O zaman da ona “Allah” denilemez. Doğru olan “Allahlar” demektir. Türkçe dil kuralları, çoğul olan sözcüklerin sonuna “-lar” ekini koymayı gerektirmektedir.
Beş yaşına geldiğinde ise “demokrasi”yi düşünür ve karar verir. Yine evde olanlardan yola çıkarak. Ona göre demokrasi “çoğunluğun dediğinin olmaması”dır. Anne ve babasına “bir de demokrat geçinirsiniz, bizim evde demokrasi yok ki; çünkü siz iki kişisiniz, ben ise tek kişiyim!” der.
Onun için demokrasi “çoğunluğun dediğinden başka bir şey” olmalıdır. Gerçekte de “öyle”dir.




Farklı ve çok yönlü eğitim
Akranı başka çocuklar birer yarış atı gibi “kolej” sınavlarını başarmak için uğraşırken, o anne ve babasıyla birlikte karar verip o zaman kolej ya da yabancı dille eğitim veren okullara gitmek yerine, 6-7-8. sınıflarda üç yıl boyunca yılmadan ve düzenli bir şekilde bir “İngilizce” kursuna gitti. Liseye başlayacağı yıl temel anlamda “yabancı dil sorununu” çözmüştü ve bundan “büyük keyif” duyuyordu. Onu ödüllendirdik.
O yılın yaz tatilinde İskoçya’daki bir “dil okulu”na gitti. Tam kırk gün süreyle. Olduğu yerde anadilini bilen kimse yoktu. Ağırlıklı olarak “uygulama yaparak” geçen bu eğitim sırasında, yanlarında kaldığı ailenin akranı kızlarıyla güzel bir zaman geçirmekten daha da ötesini başardı. Orada bulunduğu döneme denk gelen “Edinborough Tiyatro Festivali”nde kendi başına “iki oyun” izleyip, kaldığı yere geri döndü.
Henüz 14 yaşındaydı bu deneyimi başarıyla yaşadığında. Yalnız başına burası “yaban eller” demeyip, önce iki saatlik bir tren yolculuğu yapmış, ardından “kendi başına seçtiği” iki oyunu izlemiş, sonrasında da aynı yolu yine tek başına gerisin geri dönerek, henüz gece yarısı olmadan yanlarında kaldığı ailenin evinde olmayı başarmıştı. Bu yalnız onun kendine olan güvenini değil, aynı zamanda ebeveyn olarak ona duyduğumuz güven ve başarısından kaynaklanan gururu da bize yaşatmıştı.
Yabancı dil öğrenmenin keyfini bir kez tatmak, sonrasında az az da olsa, İspanyolca, Fransızca’dan geçerek şimdi iki yıldır “Rusça” öğrenmenin de yollarını ona açtı.
“Bir dil, bir insan”’ın ötesinde “ne kadar çok dil, o kadar çok iletişim ve sosyal ilişki” demekti. Çünkü o neredeyse doğduğu günden başlayarak hep dışa dönük, insanlarla kolay ilişki kuran, iyilik, doğruluk ve güzellik yaratacaksa, her yerde olabilen, herkese katkı sunabilen bir insan olmayı, yalnızca bir alışkanlık değil, bilinçli bir seçim olarak seçen bir insan oldu.
Bunda annesi, babası ve yakın çevresindeki yakınları dışında, pek çok başka insanın da katkısı ve payı olduğunu teslim edelim.
Çocukluğundaki kişisel ve kendine dair duyarlılıkları, giderek yaşamı “yaşayarak” tanıma ve anlama, başka bir deyişle yaşamı “deneyimleme” tutumunu doğurdu.
Bir baba olarak bunları gözlemlemek, bu gelişim ve değişimi izlemek her zaman benim için büyük bir keyif ve gurur nedeni oldu.
Tüm bu nedenlerle o henüz 14 yaşındayken, kararlarını kendi alabilen ve uygulayabilen bir “birey” olmayı başarmış, sorumluluğunun ve yapması gerekenlerin farkında bir insandı.



Müzik, dans ve eğlence
Ona öğrettiğimizi düşündüğüm ikinci özellik “çok okuması”ydı. Küçüklüğünde kaldığı odasını, evin salonundan duvar bir kitaplıktı ve tıka basa kitap doluydu. O akşamları kitaplara “iyi geceler” dedi, sabahları da ilk “günaydın”ını da hep kitaplara dedi.
Okumanın insana kazandırdıklarını o erken yaşta fark etmişti. Ama okumanın “yapmanın, üretmenin, eylemenin” de çıkış noktası olduğunun farkında ve bilincindeydi.
Ona küçükken sorduğumuz, “büyüyünce ne olacaksın” sorusuna verdiği ilk yanıtın “dansöz” sonrakinin de “itfaiyeci” olması sanırım onun bir birey olarak kendi yaşamında yeğlediği yönelimlerin bir ipucunu oluşturuyordu.
Henüz 6-7 yaşındayken başladığı “müzik macerası” ilkin herkes gibi “flüt”le başladı, sonra “gitar”la, en sonunda da “piyano” ile sürdü. Keyif aldığı zaman çalıp, ezberleyip söylediği ezgiler, müzik parçaları, sesini kullanma biçimi, ve çaldığı enstrümanlar giderek onun bu işi hem kendisi hem de içinde yer aldığı çevresi için gerçekleştirme noktasına getirdi.



Özgürlüğünü yitirmesine kadar üç yılı aşkın bir süredir sürdürdüğü “Warada Müzik Grubu”yla yaptıkları, onlara katılması ve kendini her anlamda kabul ettirmesi, onun bu anlamda eriştiği noktayı göstermesi bakımından dikkât çekici noktalardan birisi oldu.
Onun için müzik hep dansla birlikteydi hep. İlkokuldaki “halk oyunları” grubundaki deneyimi, daha sonraları “Latin Dansları”yla sürdü. Bu alanda eriştiği bilgi ve deneyimle, “Türkiye Dans Sporları Federasyonu” içinde “Latin Dansları Hakemliği”ne yükseltti onu Hem kuramsal, hem de uygulama olarak geldiği bu nokta çeşitli yurt dışı etkinliklere katılmasını sağladı.
Tenis oynamak, ata binmek, yüzmek, bir sağlık sorunu yaşayana kadar sürdürdüğü dalış sporları dahil sporun bir çok türünü yapması onun bedenini eğitme anlamındaki tutumunu da yansıtıyordu.
Gezmèyi, yeni yerler, çevreler insanlar tanımayı her zaman yeğledi. O bir “dünya” insanıydı ve dünyanın her yeri onun eviydi. Kanarya Adaları’nda olduğu kadar, Munzur suyu’nda da aynı keyif ve mutluluğu yaşayarak gezmeyi biliyordu.



Bir “organizatör” olmak
Yaşamdaki kararlarını kendisi verenler, yaşamları için gerekli kaynakları da kendileri bulurlar. Üstelik de bunu keyif aldığı işleri yaparak sağlarlar. O da her zaman bunu ilke edindi. Bu nedenle kendine uygun gördüğü bir alan da her türden toplantı ve etkinlik organizasyonlarında görev yapmaktı. Bu alandaki deneyimini, uluslar arası fuarlardan, spor karşılaşmalarına, bilimsel kongrelerden, sosyal faaliyetlere kadar pek çok “organizasyon”un “profesyonel emekçi ve düzenleyicileri”nden birisi olarak kazandı. Her organizasyondaki “tanıtıcı yaka kartı” ve kalem gibi “organizasyonun özel bir simgesi”ni evdeki lambaderin üzerinde biriktirmeyi ve herkese göstermeyi bu nedenle çok sevdi. Onu gözaltına aldıklarında gelen polisler buna bir anlam verememiş ve ona bunun anlamını sormadan edememişti.
Bu sırada elde ettiği ekonomik karşılığın ötesinde, kurduğu arkadaşlıklar, dostluklar, ilişkiler onu bu dünyada var eden ve bağlayan unsurlar arasında oldu hep.
Türkiye’de oynanan ilk uluslar arası futbol şampiyonası finalinde, Avrupa Futbol Birliği’nin Yönetim Kurulu’nda görev yapan bir yöneticinin bir hafta süreyle “mihmandarlığını” yapması, o yöneticinin İstanbul’dan ayrılırken, “yeniden geleceğim ve bana tüm Türkiye’yi gezdireceksin” demesi, yalnız onu değil, bizleri de bu anlamda ulaştığı noktayı göstermesi bakımından mutlu etmişti.
BİA-IPS Vakfı tarafından düzenlenen 1. Uluslar arası Medya Forumu’nun organizasyonundaki gönüllü katılımı ve yaptıklarının yalnız bizlerin değil, söz konusu etkinliğinin katılımcılarının da belleğinde iz bıraktığını söyleyebilirim.



O sadece bir “balıkçı”
Yüksek öğrenim için yeğlediği ve başarıyla sonuna ulaştığı İ.Ü. Su Ürünleri Fakültesi’ni tamamladıktan sonra bu kez açık öğretime kaydolarak “halkla ilişkiler eğitimi” aldı. Cezaevindeyken girdiği sınavlardan sonra eğer tutukluluğu sona ererse, dönem bitmeden bir diploması daha olacak. Bu eğitim onun sürekli olarak yaptıklarına “kuramsal arka plan”ı sağladı. Ama bunun da ötesinde, onun için “öğreniciliğin” yaşamın en temel unsurlarından birisi belki de yaşamın sonuna kadar sürmesi gereken bir “ödev” olduğunu gerçeğini de bize gösteriyor.
Bitirdiği üniversitenin ona yalnız “balıkçılığı” öğrettiğini söyleyecek kadar da, yaptığının farkında ve bilincinde olduğunu göstermesi ayaklarını yere basan bir insan olduğunu ortaya koyuyor.

Barışçı, çatışmasız bir yaşam...
Yaşamı boyunca “kavgadan, çatışmadan, bağırış, çağırıştan” uzak olmayı yeğledi. İnsanların “konuşa konuşa anlaşabilecekleri”ni çok erken öğrenmişti.
O nedenle “politika”ya dair bir şeyleri düşünür ve konuşurken, bu yolda bir şeyler eylerken hep çatışmadan uzakta olmayı da düşündü ve bunu savundu.
“Başka bir dünya”nın mümkün olduğunu söylerken, bunun yolunun da alışılageldik olandan “başka türlü olabileceğini” en azından tutum ve davranışlarıyla her zaman ortaya koyuyordu.

Onu tanıyanlar bu yaşananları bir türlü anlayıp, anlamlandıramıyorlar. Bu olay ve geçen üç aylık özgürlükten yoksun süreçte, onun en büyük sıkıntılarından birisi, şiddeti kendisine yöntem olarak seçmiş bir insana bilerek, isteyerek yardımcı ve destek olamayacağını, bunu iddia edenlere ve söz konusu iddiaları değerlendirecek olanlara ulaşıp anlatamamak.
O, onu orada tutmaya karar verenlerin verdikleri kararda ifade ettiklerini asla yapacak bir insan değil.
Ama dediğim gibi, ne yazık ki o bunları anlatacak “koşul ve olanak”tan yoksun. O nedenle onlara yardımcı olamıyor; “doğruları ve gerçekleri” kanıtlayamıyor. Başka bir deyişle en büyük üzüntüsü de kendisini “doğru anlatamamak” değil, “hiç anlatamamak”.
Onu ancak yaşamını anlatarak anlayabilirler oysa.

Ben burada bunu yapmaya çalıştım. O benim kızım; bilmiyorum onu yeterince anlatabildim mi?

Eğer bu anlattıklarımı zaten biliyorsanız onun için siz de bunları onlara ve herkese anlatabilirsiniz.
Yok eğer bunları bilmiyorsanız, şimdi öğrendiniz; hep birlikte şu soruyu sorabilirsiniz:
“Nasıl oluyor da, böyle oluyor?”
Kuşkular ancak yanıtlanmış sorularla ortadan kalkar.
Değişim de aslında her zaman “doğru” sorularla gerçekleşir!...
O zaman siz de “doğru soruyu” sorun?
Neden?



30.07.2009

NOT: Bu yazı dizisi BİANET'in cumartesi günleri yayınlanan BİAMAG sayfalarında sürmektedir.

4 Ağustos 2009 Salı

Denizi görmek, denizi istemek



Güzel kızım merhaba,
Dün bir kez daha görüştük. Yüzündeki gülümseme bizi de ısıttı.

Cuma günü sevgili Tunç'un "çıkınca ne yapmak istersin" sorusuna "denize gitmek" diye yanıt vermişsin.

Sana denizi ulaştımam olası değil; tıpkı şu anda senin denize ulaşmanın mümkün olmaması gibi. Yaşamın gerçekliği bu.
Yine de şimdilerde daha çok benimsenen ve içinde biraz da bir küçümseme, aşağılama ve basitleştirme içeren "sanal" sözcüğünün ifade ettiği şekilde bir şey yapabileceğimi düşündüm. Bu nedenle buraya benim çektiğim güzel bir deniz resmini, Ahmet Muhip Dranas'ın anlamlı bir deniz şiiri eşliğinde yerleştiriyorum.

Bir de yine denizle ilgili hoşluk yapıyorum:
Sırf umudumuzu işaret etsin ve bu bloğu ziyaret edenler de buna katılsın diye, senin de sevdiğini bildiğim "deniz ve mehtap" şarkısının bir klibini "Dairo Moreno"nun orjinal sesiyle yerleştiriyorum.

Bir nokta daha var. Dün "burada teyp dinlemek yasak" dedin. Sonra da "salsa müziği" dinlemeyi ve dans etmeyi özlediğini belirttin. O istediğin müziği bir şekilde sana ulaştıracağım. Şimdilik onun da bir örneğini buraya koyuyorum.

Bunları yapıyorum çünkü bu "sanal"lıklar, aslında "hayal"lerimizle koşut. İnsan ise "hayal"leriyle de var ve onlar sayesinde gelişiyor, dönüşüyor ve yaşıyor.
Seni seviyorum.

DENİZİ ÖZLEYEN ÇOCUKLAR

Bahar sabahlarında bir, iki, üç, beş, on,
Altın rengi başları altın bir madalyon,
Göğüslerini yelken gibi gere gere.
Ve kollarını doğan güneşe açarak,
Büyük su'yu özleyen çocuklar, yalnayak,
Koşarlar dalgaların koşuştuğu yere.

- Bu bahar toplayınca son güllerimizi,
Coşalım, coşalım, coşalım!
Ve rüzgar Gibi denize doğru koşalım, çocuklar!
Umut en güzeliyse dünyalarımızın,
Şen cennetine değin rüyalarımızın
Şahlanan bir at gibi sürelim denizi.

Ve denizde bir temiz yıldızlı gökyüzü,
Büyük su'yu özleyen çocukların yüzü...

Ahmet Muhip Dıranas
( 1908 - 1980 )